DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün’ün Bursa’da “23. İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası” açılış toplantısında yaptığı konuşma
TÜRKİYE’DE İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ
Biçimsel olarak bakıldığında, ülkemizde, iş sağlığı ve güvenliği alanında bazı sorunlar bulunmakla birlikte, yasal düzenlemelerin güçlü ve iyi örülmüş bir yapısının bulunduğu söylenebilir. Ancak, özellikle 4857 Sayılı İş Yasası’nın yürürlüğe girmesinin ardından ortaya çıkan gelişmeler, yasal düzenlemelerde bir dağınıklık ve geriye gidişi ifade edecek şekildedir.
Öte yandan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından hazırlanan Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Politika Belgesi 2006-2008’de “İş sağlığı ve güvenliği alanında mevcut AB direktiflerinin uyumlaştırılmasının ve Türk mevzuatına kazandırılması çalışmalarının büyük oranda tamamlandığı” belirtilmektedir. Ayrıca “Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 155 ve 161 sayılı iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin sözleşmelerinin kabul edildiği belirtilerek 33 adet iş sağlığı ve iş güvenliği yönetmeliğinin yayınlandığı, vurgulanmaktadır.
MEVZUAT BOL, ANCAK...
Ancak oldukça eski bir tarihsel geçmişi bulunan ve kesintisiz olarak yeni yasal düzenlemelerle desteklenen iş sağlığı ve güvenliği konusunun, günümüz Türkiye’sindeki durumu ne yazık ki içler acısıdır. Günümüz Türkiye’sinin iş yaşamı, geçen yıl İstanbul Davutpaşa’da bir iş merkezinde meydana gelen patlamada 23 kişinin ölmesiyle ve İstanbul Tuzla/Tersaneler Bölgesinde son bir yıl içinde ölen işçi sayısının 90’a ulaşmasıyla anılır olmuştur. Uzun yıllar ortalaması olarak, her yıl 80 bin dolayında iş kazası gerçekleşmekte ve gerçek sayısı belirlenemeyen meslek hastalıkları ortaya çıkmaktadır. İş kazalarında yıllık ölüm sayısı binlerle ifade edilmektedir. Ülkemizde meydana gelen iş kazalarının üçte ikisi 50’den az işçi çalıştıran işyerlerinde ortaya çıkmaktadır. Oysa bu küçük işyerleri toplam işyeri sayısının yüzde 98’inden fazlasını oluşturmakta ve bu işyerlerinde toplam çalışanların ortalama yüzde 55’i istihdam edilmektedir.
Ülkemizdeki “gelişmiş ve oldukça köklü mevzuata” göre ise, 50’den az işçi çalıştıran işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği kurulları oluşturulmamakta, iş yeri hekimi başta olmak üzere sağlık görevlisi zorunluluğu bulunmamaktadır.
Meslek hastalıklarıyla ilgili olarak durum daha da acıklıdır. Çünkü dünya ülkelerinde meslek hastalıklarının görülme sıklığı çalışan nüfusun %4’ü ile %12’si arasında değişmektedir. Bu değerlere göre Türkiye’de 30 bin ile 100 bin arasında meslek hastalığı beklenmelidir. Oysa Sosyal Güvenlik Kurumu İstatistiklerinde bu sayı 1200 dolayında seyretmektedir. Buradan çıkan sonuç Türkiye’de meslek hastalığına ilişkin önlem almak bir yana, varlığını ortaya çıkaracak tespitlerin bile yapılamadığı gerçeğidir.
Dolayısıyla resmi istatistikler ülkemizde iş sağlığı ve güvenliğine gereken önemin verilmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bütün ayrıntılı düzenlemelere karşın yasa, yönetmelik ve uygulamalarda çok büyük yetersizliklerin bulunduğu da ifade edilmelidir.
Aslında ortadaki çaresizliği “Ulusal İş Sağlığı Ve Güvenliği Belgesi-2 2009-2013” metninde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ifade etmektedir. Bu belgede İş Sağlığı Ve Güvenliği Konusunda Mevcut Sorunlar” başlıklı bölümde dağınık biçimde de olsa aynen şöyle söylenmektedir: “Türkiye’nin iş sağlığı ve güvenliği sorunları, ülkenin genel sosyo-ekonomik gelişmişlik ve eğitim düzeyi, işsizlik ve kayıt dışı ekonomiyle doğrudan ilgilidir. Ülkemizde alt işverenlik uygulaması giderek yaygınlaşmaktadır. Bu uygulamanın yoğun olduğu sektörlerde iş sağlığı ve güvenliği sorunları devam etmektedir. KOBİ’lerde meydana gelen iş kazası oranı halen çok yüksektir.”
İş sağlığı ve güvenliği konusunda yeterli denetim yapılamamakta ve her yıl ancak işyerlerinin %4-5’i zar zor denetlenebilmektedir. Böyle bir anlayış dolayısıyla 4857 Sayılı iş yasasının arkasından çıkan yönetmelikler ve son yapılan ek yasal düzenlemeler, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini iyice “piyasa koşullarına” terk etmekte ve bu hizmetleri taşeronlardan alınır hale getirerek kayıt dışılığa doğru hızla yöneltmektedir. Böyle bir anlayış dolayısıyla Çalışma Bakanlığı ve ilgili kurumlar yasal düzenlemeler alanında ve uygulamada çeşitli adımlar atmaya çalışmasına rağmen, 50’den az işçi çalıştıran işyerlerinde hiçbir düzenleme ve denetim bulunmamaktadır. Oysa iş kazalarının yaklaşık %60’ı bu işyerlerinde gerçekleşmektedir. Böyle bir anlayış dolayısıyladır ki, resmi rakamlara göre, çalışanların %55’nin kayıt dışı olduğu ülkemizde, ortaya çıkması muhtemel meslek hastalıklarının ellide biri bile belirlenememektedir. Dünyada iş sağlığı ve güvenliği alanındaki her yüz olaydan yaklaşık 55’ni meslek hastalığı, 45’ini iş kazası oluştururken Türkiye’de 99.9’nu iş kazası oluşturmaktadır.
Bugün Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının uygulanmasında en etkin kurum Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının İş Teftiş Örgütüdür. Ülkemizde iş sağlığı ve güvenliği alanında insan gücünün büyük bölümü bu kaynaktan beslenmiştir. Ancak İş Teftiş Örgütü tüm işyerlerinin ancak %4’ünü denetleyebilmektedir. Bu nedenledir ki Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2006–2008 eylem planında iş kazalarının %20 azaltılacağının öngörülmüş olmasına karşılık bu hedefe ulaşılamamıştır.
ÇÖZÜM YOLU: DEMOKRATİK DENETİM!
Sonuç olarak Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana gelen yasal ve kurumsal düzenlemelere, Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde ortaya çıkan gelişmelere ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün ilgili sözleşmelerinin kabul edilmesiyle sağlamlaştırılan yasal çerçeveye rağmen, tercih edilen ekonomik-sosyal ve siyasal gelişme modelinin bir sonucu olarak, iş sağlığı ve güvenliği konusunda hiçbir şekilde dengeli, sağlıklı ve yeterli düzeyde bir gelişme elde edilememiştir; edilememektedir. Bugüne dek çok yönlü olarak geliştirilebilen önlemlerden sonuç alınabilmesi ve iş sağlığı ve güvenliği alanında amaçlara ulaşılabilmesi için;
1- İşverenlerin çıkarları doğrultusunda, piyasa koşullarını yasal hüküm haline getirerek çıkarılan 4857 Sayılı İş Yasası, merkeze “insan sağlığı ve güvenliğini” alan çağdaş bir yapıya kavuşturulmalıdır.
2- 12 Eylül cuntasının baskıcı ve anti demokratik anlayışıyla hazırlanan ve hala varlığını sürdüren 2821 Sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Yasası yürürlükten kaldırılarak, özgürlükçü ve katılımcı bir demokratik düzenleme gerçekleştirilmelidir. İş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin uygulamada denetlenebilmesinin tek yolu, sendikalar eliyle demokratik denetim sistemlerinin oluşturulmasıdır.
3- İş sağlığı ve güvenliği konusuna piyasa koşullarına bağlı ekonomik ve faydacı yaklaşım terk edilerek, iş sağlığı ve güvenliği yasası, sendikaların üniversitelerin, mühendis ve mimar odalarının, Tabipler Birliğinin, Barolar Birliğinin katılımının sağlandığı ve görüşlerinin yansıtıldığı bir çerçevede düzenlenmelidir.
4- Hemen ve acil olarak, iş sağlığına ilişkin düzenlemelerin bütün çalışanları kapsaması sağlanmalı, 50 kişi çalıştırma koşulu kaldırılmalıdır.
5- İş sağlığı ve güvenliği önlemleri, kamusal bir alan olarak, sosyal devlet anlayışı içinde ve katılımcı bir çerçevede yaygınlaştırılmalı, özellikle yüksek risk taşıyan sektörlerde acil olarak, bu hizmetlerin dışarıya yaptırılmasının ya da taşeronlaştırılmasının önüne geçilmelidir.
6- İş sağlığı ve güvenliğine ilişkin politikaların oluşturulmasında sendikaların, meslek odalarının, üniversitelerin katılımı sağlanarak kararlar alınmalıdır.
7- İşyeri hekimi, sağlık memuru, hemşire ya da iş güvenliği görevlililerinin mesleki bağımsızlıkları sağlanmalıdır.
8- Konuya ilişkin bilimsel araştırma yapacak kurumlar oluşturulmalı çalışma koşulları ile iş sağlığı ve güvenliği arasındaki neden sonuç ilişkileri ortaya çıkarılmalıdır.
9- Eğitim ve öğretim programlarında, özellikle orta öğrenimde iş sağlığı ve güvenliği konusu ağırlıklı biçimde ele alınmalı, üniversitelerde iş sağlığı ve güvenliği bölümleri oluşturulmalıdır.
10- İşyerlerinde, iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenebilmesi amacıyla “önce insan” anlayışı yerleştirilmeli ve çalışanların iş sağlığı ve güvenliği eğitimine önem verilmelidir.
11- Kayıt dışı ekonominin, gerek kamusal denetim, gerekse sendikalar aracılığıyla demokratik denetim sistemleri kullanılarak kayıt altına alınması mutlaka sağlanması gereken bir sonuçtur.
12- Çocuk emeği ile kadın işçilik konusu üzerinde özellikle durulmalı ve bu konuda etkili önlemler yürürlüğe konulmalıdır.
13- İş kazaları ve meslek hastalıklarında kurumsal alt yapı geliştirilmeli, hastaneler ve sağlık kuruluşları yaygınlaştırılmalıdır.
14- İş sağlığı ve güvenliği alanındaki tüm önlem ve uygulamalar hiçbir karşılık ve sınırlama olmaksızın gerçekleştirilmeli, bedeller genel bütçeden karşılanmalı ancak kayıt dışı çalışan ya da iş kazası ve meslek hastalığının ortaya çıkmasında kusurlu bulunan işverenlere bu yükler yüklenmelidir.